KANTOLAR
XXII
Şili’nin Marxman’ı Neruda’ydı demek, Türkei’nin
Westman’i kim peki, Kavalalı Paşa Ali mi, yok, filyasyonu geçtin mi?.. İsviçre
inanılmaz derecede temiz, bakımlı bir ülke, yaygaradan çok sıkılanlara iyi
gelir ve tımarhaneye çok benziyor, sessizlik, kibar kız kardeşler,
gülümsemeler...
Ha! Gerçekte yaşam soyut, ama ölüm somuttur değil mi!..
Bir uygarlık biçimidir gidiyor, dünya diye ağlama duvarı kurgulamış tanrılar,
sunturlu bir küfür zamanı, bir rolet biçmiş, bir oyun tutturmuş, bir komedya konmuş
tavaya, haydi hoplayıp zıplamaya…
Zamanın kadehinden acımasızca içiyor varlıklar, teknofiller, timekolikler, kendini aldatmıyor, kendini sömürüyor canlılar.
İzmler bir tiyatro, kuramlar bir festival, denizler Kharon’un teknesi, karalar
bir yağma atölyesi, gökyüzü tanrıların otağı, yeryüzü Sulla’nın karargâhı; bir arena,
yıldırımlar, şimşek ve sağanaklar odeonu, haydi başlıyor, evren gladyatörlerinin,
kan yağmurlarının, savaş provalarının agorasında, avın karnavalı başlıyor!..
Derin düşüncelerin figanı olmak isterdim ben Ferhunde,
uzun yolda kırlara ve kasabalara bakarak bunu başardım. Yaşamım boyunca gözyaşı
döktüm ben, örümcek ağında vızıldayan sineğe, arıların çöktüğü kuşun büyücül tüylerine,
aslanın ağzında sürüklenen ceylana, Kızıl Kmerler’in süslediği destana, hainler
kralı Eftialtes’in Termopil’i ve yeryüzünün radyasyonla semiren tek kasabası
Çernobil’e ve kızı Ferhunde’nin dünyaya gelmişliğine, ömrü boyunca yas tutan
anneciğinin göğsündeki kansere…
Geçip giden yaşam,
pastoral bir doğanın çeneleri arasında kıstırılmış bir hayvan ve daha
ömründe göremeyeceğin evler, yürüyen insanlar, birbirini sollayan arabalar ve
onların içinde düşlere dalmış umarsızca sayıklayan veteranlar, kesinlikle filozofik düşünceler yayıyor
Ferhunde!..
Yaşam bir sinema işte, geçip giden bir arabanın
içindesin, kırlar, tek tük ağaçlar ve her zaman tek başına, bir dalda ötüşen, o
yalnız insan, hayır bir kuş, ıssız ovada bakınan, görkem dolu duygular, esimler
ve düşler var bu aman vermez boşlukta, derin kuyular, başak tarlaları, anızlar,
uyuşuk, tek bir canan sesiyle var olan öğlenin
ördünde, karşı dağlar...
Dünya bu kadarcık işte Ferhunde!..
Öyleyse zamanı tüketmek gerek, içmek gerek, yaşamak
gerek, ama nasıl?..
Solaris!..
Yolculukta pencereden bakar ve gözyaşı dökerdim,
anızların kenarında, bir çift oğlak ve örgülü torbasıyla ardımızdan baka kalan
kıza, Menderes’in kıvrımlarında, artık hiçbir zaman düşleyemeyeceğim, uykulu balığına,
bir kedere ve bir kadere gözyaşı
dökerdim, yaşam bunun neresinde, zaman bunun neresinde…
Ve tanrı bunun neresinde diye?..
Bir farsın oyuncağıyız biz Ferhunde, anarko bir
karalığın peşinde, yılan gibi akıp giden ırmakların, borsaların, gerdeğin,
dragoman ve ombudsmanın ve gerisi bir türlü gelmeyen heyecanın…
Yaşam derdim bir film, giriş, gelişme, sonuç, serim,
düğüm, erim, varı yoğu nihilistik, bir
Venüs komşuluğuyuz biz…
Yaşadık, elimize ne geçti, akademide bir koltuk, bir
de çek defteri ha!
Tiran’ın tiranı bay nüzüllü Nikola!..
Aşiret çocukları duyun, korona aşısı olmayın, Picasso tabldotları
gibi, ağzı burnunda, burnu kulağında sabileriniz olacak, tanrı gülecek, kulunuz
ağlayacak ve son iç çekiş köyünde, Hektor’unuz kahrolacak!..
‘Seni doğuran ben değilim Diana. Onlar ölüler. Onlar
benim atalarım, onların babaları ve büyükler; Onlar aşkların uzun sürenleri…
Ademler ve çöllerden gelenler. Kabil ve Habil’den, bir
ışıktan ve öyle bir mitoloji ki, bugüne kadar, kan ve kemik iliğinden, gelecekten
ve şimdi senin doğurduğundan.
Duyuyor musun kalabalığın ve kabalığın saltanatını, biliyorum ve biz, sen ve ben, geleceğin anılarında,
doğurmam gereken çocuklar, postacılar, manifaturacılar, balıkçının dev karısı
ve Adem kırmızısı olanlar, sıra sıra boy göstereceğiz.
Sen ve diğerleri, onlar öyledir ve sonsuzluk o şeylerdir
Ferhunde!..
Zamanın parçalanışında, bunlar basınçlı materyaller ve
ağzında çocuklarımız gümüşten, nikelden ve platinden olacak.
Göklerde, denizlerde ve dağlarda…
Konuşamayan, düşünemeyen, görmeyen bir nen Ferhunde!..
Yalnızca gülümseyen…
Yalnızca!..
